
Gulen Gunduz Yilmaz breaks down the Hero's Journey from Jung and Joseph Campbell into a 10+1 stage framework used in coaching and therapy. He walks through each stage with film examples like The Matrix and Lord of the Rings, showing how the mythic pattern helps people recognize inner parts, manage fear, and integrate shadow.
Chapters
Kahramanın yolculuğu. Kahramanın yolculuğu nedir? Kahramanın yolculuğunu anlamak için önce size biraz arketiplerden bir giriş yapmak istiyorum. Arketip kavramını ortaya koyan Carl Gustav Jung diyor ki insanlığın ortak bilinç dışında evrensel prototipler var. Anne var, gölge var, kahraman var. Bu prototipler Yani anne deyince hepinizin aklında baya büyük bir şey canlanıyor. Aydınlığı canlanıyor, karanlığı canlanıyor. Aydınlığı canlanırken ideal anne figürleri canlanıyor. Hazreti Meryem gibi, Hazreti Fatıma gibi. Aynı zamanda annenin karanlığı da canlanıyor. Üvey anne gibi. Biz onu üvey annelere yansıtıyoruz. Sonra 1947'de Joseph Campbell bir kitap yayınlıyor. Size buradan. Binyüzlü Kahraman Türkçesi. The Hero with a Thousand Faces. Joseph Campbell'da dünyanın her yerindeki kahraman arketipini ve kahraman yolculuğu arketipini incelemiş ve uzun uzun uzun uzun yazmış. Orada kahramanların geçtiği belli aşamalar var. Her mitte, her hikayede bütün aşamalar yok ama bayağı benzer aşamalar var diyor. Okyanusya'daki kahraman hikayesinde de, Orta Doğu'daki kahraman hikayesinde de ya da Kuzey Amerika'daki kahraman hikayesinde de ortak öğeler var diyor. Sonra 1977'ye geliyoruz. Joseph Campbell'ın kitabından George Lucas ilk Star Wars filmini yaparken bayağı faydalanıyor. Oradaki aşamaları oturtuyor ve biliyorsunuz ilk Star Wars dünyanın herhalde en çok izlenen filmlerinde. Hani ilk midir, ilk beşe mi girer bilmiyorum ama bayağı ilklere giren bir film. Ve çocukları da inanılmaz içine alan yani 70'e yılında çekilmiş bir filmi bugün hala 7-8 yaşındaki çocuklar seyredebiliyorlar. O kadar insanın bilinç dışına konuşan bir yapı, Kahraman'ın yolculuğu yapısı. 1985 gibi Disney'in stüdyosunda senarist danışmanlığı yapan Christopher Wogler 7 sayfalık bir memo yazıyor. Yani o bilmem kaç yüz sayfalık kitabı alıyor ve diyor ki yani bu senaryoda bakın bu 12 tane aşama var. Bu arada aşamaların sayısı 17 tane ama 17'nin içini de açıyor aslında Joseph Campbell. Christopher Wogler bunu bayağı basite indirgiyor ve bir film senaryosu yazarken bu nasıl kullanılır şeklinde bunu 7 sayfalık bir memoya dönüştürüyor ve ondan sonra da iyisiyle kötüsüyle birçok Hollywood filmi bu paterne, bu kalıbı takip ederek senaryoları oluşturuyorlar. Biraz klişede olabiliyor tabii filmlerin bazıları bu nedenle. Ama bu yapıyı kullanıp kendi yaratıcılığını katan birçok film de bizim işte ruhumuza ve bilinç dışımızın derinliklerine baya hitap ediyorlar. Peki kahramanın bu evrensel hikayesi nasıl bir şey? Bu aslında bir dönüşüm yolculuğu ve özellikle eril tarafımızın dönüşümü olgunlaşma sürecini anlatıyor. İşin içerisinde o eril tarafımızın, egomuzun, benliğimizin dişi süreci entegre etmesi de var sürecin içerisinde. Ama genel hatlarıyla baktığımızda bu bizim eril tarafımız, yani egomuz, yani bilinç düzeyindeki benliğimizin ölüp tekrar doğma sürecini anlatıyor. O yüzden bu kadar güçlü. Buraya kadar benimle misiniz? Kahramanımız bilinmezliğe doğru yelken açıyor. Belirsizliğe doğru yelken açıyor. Bildiklerini unutması, bildiklerinin yerine yeni bilgiler koyması gerekiyor. Ve filmlerde, romanlarda, mitlerde de bu doğum ve ölüm süreci birçok zaman gerçek ölümlerle, gerçek yeniden dirilmelerle bize gösteriliyor. Tabii ki sıradan insanın hayatında bu çoğunlukla öyle olmuyor. Bu ölüm ve doğum bizim benliğimizde, bizim psikolojimizde gerçekleşiyor. Bu yaye daha bencil, daha söylenen, sorumluluk alma konusunda o kadar da istekli olmayan, kendini düşünen kahramanın tekil olmaktan yani hani bana hani bana deme sürecinden birliğe geçiş süreci aynı zamanda. Esas ödül de şan, şöhret, para, pul değil. Esas ödül buradan birliğe gitmek ve kahraman esas bu yolculuğun sonunda elde ettiği o iksiri kendi topluluğuna ödül olarak getiriyor. Kendi o bütün kazandıklarını kendi topluluğuna geri döndürüyor. O yüzden teklikten yani hani bana hani banadan ben iksirimi nasıl dünyayla kendi topluluğumla paylaşabilirim süreci. Şimdi biz Bu aşamalardan yola çıkarak yani sıradan dünyaya dahil edersek 11, onu çıkarırsak 10 aşamada inceleyeceğiz. Bu modeli kişisel gelişimde de kullanıyoruz. Biz hem birebir koşluklarımızda hem Art of Existence bireysel eğitiminin içerisinde ama aynı zamanda bu model yazarlık eğitimlerinde de kullanılıyor. Orada çok daha ayrıntıya girerek yani 32 aşamaya kadar çıkaranlar var. Öyle de kullanılıyor. Biz bugün 10 artı 1 aşamada inceleyeceğiz. Sıradan dünyayla başlayacağız. Sonra aydınlanmayla bitireceğiz sevgili dostlar. Haydi gelin sıradan dünyayla başlayalım. Bu filmi tanıyanlar var mı? Tanıyanlar chate yazsın. Şimdi ben biraz filmlerden örnekler vereceğim. Yani bu aşamanın enerjisi nasıl bir enerji? Çünkü filmlerden baya güzel anlıyoruz. Seyretmediğiniz filmler olabilir ama ben elimden geldiğince o sahneyi size tasvir etmeye çalışacağım. Erin Brockovich'te anne rolü baskın. Erin iş görüşmelerinde bayağı reddedilir. Parasol olarak bir sıkışmışlığı vardır. Bu kahramanımızın sıradan dünyası. Orada Erin Brockovich sıradan dünyasında hayata devam ediyor. Star Wars'ta ne var? Luke Skywalker Tatooine gezegeninde çiftlikte yaşar. Amcasına tarım yaparken, böyle bir uzay tarımı, böyle ilginç bir tarım yaparlar onlar. Ona yardım eder. Ama gökyüzüne de böyle bakıp uzak galaksilere özlemle böyle bakar. İşte ben buradan ayrılsam mı amcalar? Amcası yok der. Hasat zamanı falan der. Matrix'te gündüzleri ofiste çalışır Neo. Geceleri hacker kimliğiyle. Ama böyle yabancılaşmış, donuk gözleriyle baktığı bir hayat yaşar. Bu arada sıradan dünyayı en güzel örnek de Lord of the Rings'te yani Yüzük Kardeşliği'nde Hobbitlerin şairdeki hayatıdır. Sabah kahvaltısı yerler, ikinci kahvaltı yerler, on bir çayı yerler, öğle yemeği, ikindi çayı, akşam yemeği, gece atıştırması yerler. Bu tam böyle ideal bir aslında sıradan dünya enerjisidir. Monotonluk vardır burada. Sıradanlık vardır. Başka neler vardır? İşte günler birbirine benzer. Yıllardır aynı işi yapmak, aynı iş yerine gidip gelmek ya da benzer iş yerlerine gidip gelmek. Heyecan ve tatminin azalması. Bu dünyada genelde şikayet vardır. Hem kendinden şikayet olabilir bu, hem çevreden memnun olma. Ülkeden memnun olmama vardır. Söylenme yargılama vardır burada. Burada genelde maddi manevi yükler vardır. Yani parasal sıkışmışlık olabilir burada. Sorumluluklar ve zorunluluklar ağır geliyor olabilir kahramanımıza. Öte yandan burada da tutunma vardır. Yani alışkanlıklar, sorgulamadan yapılan ve o kadar da bizi tatmin etmeyen hayat rutinleri vardır. Mesela Starbucks'tan alınan sabah kahveleri vardır. Gittiğimizde çok da dinlenmediğimiz tatiller vardır. Hani yorularak böyle döndüğümüz tatiller vardır. Ve burada bir de özlem vardır. Yani hayatın bundan ibaret olmamalı duygusu vardır burada. Hayatın anlama bu mudur? Bunları sorgulama vardır bu dünyada. kahramanımıza bir çağrı gelir sevgili dostlar. Hadi bakalım çağrıya. Matrix'te bu çok güzel verilir çünkü telefonla da yani çağrı bayağı telefonla geliyor orada. Bu sahneyi hatırlayan var mı? Ofiste oturuyor Neon ve Morpheus'tan yani onun mentoru olacak kişiden telefon geliyor ve diyor ki birazdan seni tutuklamaya Aramaya geliyorlar, separatörlü bölümlerin arasından sola sat, sağa sat diye onu çıkarır cama kadar ve oradan atla der. Ve tabii ki Neo atlayamaz. Çünkü genelde çağrıları ilk seferde genelde kahramanımız duymaz. Başka sahnelerden örnekler. Erin Brockovich'de hukuk bürosuna adım atar, sonra tesadüfen eline geçer su kirliliği davası. Yani çağrılar böyle de gelebilir. İlla birisinin bizi aramasıyla da gelmeyebilir. Star Wars'da Luke Obi-Wan Kenobi ile karşılaşır. Bu ilk Star Wars'tan bahsediyorum. O da bir çağrıdır. Sonra Prenses Leia'nın hologramda yardım çağrısını dinler. O da bir çağrıdır. Genelde hayatta da, filmlerde de çağrıların biz birden fazla olduğunu görürüz burada. Neden? Çünkü kahramanımız o benliğini ve kimliğini ilk çağrıda o kadar da terk etmek istemediği için. Şimdi gündelik yaşamda çağrılar nasıl gelebilir? Hoşumuza gitmeyen olaylarla gelebilir. Yani işten çıkarılmalar çağrıdır. Hastalıklar çağrıdır. Sevdiklerimizin ani ölümü çağrıdır. Yani bu tarz sarsıntılar çağrıdır. Teklifler de demin Taylan senin yazdığın gibi. Yeni iş, yeni terfi, başka ülkeye taşınma fırsatı bunlar geldiğinde bu da çağrıdır. Ve burada özellikle altını çizmek istediğim konu şudur sevgili dostlar. Çağrı geldiğinde içimizde bir ikilik başlar. Ben genelde kalemlerle anlatmayı seviyorum. Bir yandan bir sıradan dünyada kalmak isteyen bir parça vardır. Bir de bir yandan onu da şöyle bir tane turuncumuzu, kalemci seçeyim. Bir yandan da, ya acaba mı? Acaba bu terfi fırsatını gerçekten değerlendirsem mi? Acaba o yurt dışındaki teklife baksam mı? Ya da hastalıklar dedik, yani benim bedenim böyle hastalandığına göre yani acaba kendimde gerçekten bir şeyleri değiştirme zamanı geldi mi? diyen bir parça vardır. Burada ikilik başlar. Şimdi burada altına çizmek istediğim nokta ne biliyor musunuz? Kahramanın yolculuğu bize olayın nasıl geliştiğini anlatıyor. Yani içimizde bu tarz bir ikilik olmasının, çareyi hemen duymamamızın gayet doğal bir insan süreci olduğunu anlatıyor. O açıdan önemli. O açıdan işimize yarıyor. Kahramanın yolculuğu hayatın anlamını bize anlatan kusursuz bir model mi? Tabii ki değil. Bütün modeller gibi kusurlu. Çünkü hayatın bütün süreçlerini anlamlandırmamıza yardımcı değil. Öte yandan çok yardımcı. Çünkü anlatıyor bize hayatımızda olan birçok olayı nasıl anlamlandıracağımıza. Evet, burada ikilik başlar diyoruz. Ve burada ikilik başlarsa ne de başlar? Korku, kaygı gibi duygular da burada başlıyor. Bir taraf bir heyecan duyuyor, bir taraf korkuk duyuyor, bir taraf diyor ki ben bu kadar belirsiz olmasından aşırı mutsuzum, netlik istiyorum diyor. Burada kahramanımız ne kadar belirsizlikle kalabilecek, ne kadar bilinmeyenle kalabilecek? Bunun sınavı da bu aşamada başlıyor. Maceraya Çağrı geldi. İkilik başladı. Peki sonraki aşamamız? Buyurunuz Çağrı'nın reddi sevgili dostlar. Bu sahneyi hatırlayan var mı? Bu ilk Star Wars'tan Luke Obi-Wan Kenobi karşısına çıktı. Yavrum sen Jedi olmak ister misin? Kendisine dedi. Luke yok dedi. Benim dedi hasat yapmam lazım. Amcam beni bekler dedi. Sonra hologramı da gördü. Orada o Çağrı'yı da gördü. Yardım istediğine. Prenses Leia'nın. Ona da yok dedi. E sonra ne oluyor? Amcasıyla kaldığı o mekanın ve çiftliğin, uzay çiftliğinin tamamen yakıldığını görüyor. Şimdi işte kahramanın yolculuğunun büyüsü de burada. Bize şunu söylüyor sevgili dostlar. Diyor ki, çağrıyı bir reddedersin, iki reddedersin, üç reddedersen bu güçlenerek gelir. Ve hoşuna gitmeyen şeyler giderek büyür hayatında. Bunu söylüyor. Çağrıları reddettikçe mesajlar daha sert, daha zorlayıcı bir biçimde gelir. Bu aşamanın ana fikri budur. Burada ikilik iyice görünür olur. Yani şu iki parça arasındaki çatışma iyice büyür olur. Bir taraftan korku ve kaygı vardır. Egomuz yani benliğimiz doğal olarak netlik sever, belirlilik sever. O yüzden de der ki kesin iyi olacak mı? Kesin iyi olacaksa ben bu dünyaya adım atayım. Yani yeni dünyanın bilinmezliği ve riski konusunda genelde çok cesur değildir kahraman. Kesin iyi olacak mı? Ben yapabilecek miyim? Oldurabilecek miyim? diye sorular sorar. Şimdi burada şunu söylemek istiyorum. Kahramanın ben gerçekten yapabilecek miyim bu yeni dünyada diye soru sorması bir yandan da gerekir. Neden? Çünkü bu bir dönüşüm yolculuğu dedi. Başından yolculuğun sonundaki kişi aynı kişi değildir. Yani ben yapabilecek miyim diye düşünmesi normaldir. Çünkü mevcut benliğiyle yapamayacaktır. Benliğinin çok gelişmiş, fazlasıyla şişik yönlerini törplemesi gerekir kahramanın. Ve şu ana kadar çok da geliştirmediği yönlerini de geliştirmesi gerekir. O yüzden bu sorgulamalara girmesi de gayet doğaldır bir taraftan. Macerayı reddetti. Bu esnalarda yani maceraya çareyi de genelde yapabiliyor destek güçler. Yani buralarda bir yerlerde devreye destek güçler girer. Bir göstereyim. Bu karakteri herhalde çoğumuz tanıyoruzdur. Meşhur Gandalf. Şimdi destek güçler... Yani bu aşamaların hepsinin böyle farklı farklı isimleri var. Destek güçleri olarak ben uygun gördüm. Kendi eğitim programımızda. Destek güçler Gandalf gibi, Matrix'teki Morpheus gibi. Başka neler var? Şuradan. Obi-Wan Kenobi gibi. Erin Brokoviç'te Ed Musseri diye bir karakter var. O gibi. Mentor karakterler olabileceği gibi. Aynı zamanda kahramanımıza verilen yeni armağanlar da destek güçlerdir. Burada şunu söylemek istiyorum. Destek güçler aynı zamanda supernatural aid olarak da geçer. Yani doğaüstü yardımlar. Yani o doğaüstü yardımlar bu aşamalarda görünür olmaya başlar. Ve giderek de daha çok şey verilir bu arada kahramana ilerledikçe. Destek güçlerle ilgili şunu söyleyeceğim. Bunu bayağı not almanızı isterim. Sen yola bir kere çık, yol sana görünür diye laflar var. Biliyorsunuz. Yani kahramanımız eğer o belirsizliğin yarattığı kaygıyla, anksiyete ile baş edip yolda ilerlerse ona o yardımlar gelir diyor. Bütün dünyada evrensel olarak mitler. Şimdi burada bu destek güçler, yol gösteren bilgi kişiler, deneyimli dostlar, bize inanan, bizim potansiyelimize inanan insanların desteği. Aynı zamanda bu yola çıktıktan sonra ne dedik? Şişik taraflarını fark edecek, karanlık taraflarını fark edecek, onlarla ilgili düzeltmeler yapacak kahramanımız ve yeni beceriler, yeni bakış açıları da edinecek. Bunlar da karşısına çıkar kahramanımızın. Aynı zamanda bu aşamada biz kendi kaynaklarımızla da bağlantıya geçeriz. Yani kahramanın içinde potansiyel olarak bekleyen henüz kendini göstermemiş yetenekler ve beceriler vardır. Onlar da burada, yani içsel kaynaklar da burada ortaya çıkmaya başlar. Mesela ne gibi? Kral Arthur filminde O kılıcı sadece Arthur oradan çekebiliyor. Ve o esnada anlıyor kendisinin o kılıcı oradan çekebileceğini. Ve o kılıç da onun kılıcı oluyor bu arada. Şimdi modern dünyada burada bizim destek aldığımız koçlar, terapistler, eğitmenler de önemli destek güçlerdir. Kahramanın kendisi karşısına çıkan fırsatları, yardımları, kendi içsel kaynaklarının ne olduğunu, kendi potansiyel kaynaklarının ne olduğunu az görebilir. Yani insanın doğası böyle. Az görürüz biz bunları. O yüzden burada profesyonel destek almak da önemlidir. Yaratıcı yazarlıkla ilgili ben Kahraman'ın yolculuğunu anlatan bir videoya denk gelmiştim. Orada şeyi söylüyor, Ender olarak diyor mentorun olmadığı film vardır diyor. Ve o filmler diyor, farkında olmadan yani bu aşamaları bilmiyor izleyici izlerken, insanı rahatsız eder diyor. Mentorun olmayıp kahramanın her şeyi kendisi oldurmaya çalıştığı o filmler, bizim aslında bilinç dışında biliyoruz. Yok hikaye böyle değil. Neden kendi başına bu olay o kadar olmaz? Çünkü ego, tekrarlıyorum, o kadar değişmek istemez. Onu kolaylaştırıcı destek güç lazım. O yüzden buralarda hayatımızın özellikle önemli dönemlerinde, birazdan anlatacağım, eşlikten geçişlerde, yanımızda bunları bize söyleyecek. Hangi arketiplerini geliştirmen sana faydalı olacak? Hangi arketipin bayağı senin gelişmiş ve bu aşamada artık o arketipe o kadar da yaslanmaman lazım be güzelim diyecek. Aynı zamanda o korku kaygı çatışmada da iki parçaya birden nötr bakabilecek. Yani kişinin kalmak isteyen hayır, hayır, hayır diyen parçasına da aynı zamanda ben bunu yapmak istiyorum artık diyen parçasına da eşit mesafeden destek olabilecek kolaylaştırıcılara ihtiyacı vardır kahramanın. Peki, destek güçler görünüyor. Şimdi bu sahneyi sanıyorum çoğumuz filmi seyretmesek bile bu sahneyi tanıdık mı? Morpheus kırmızı hap mı mavi hap mı diyor. Öyle bir eylem yapıyor ki bu esnada artık yeni dünyaya geçiş yapıyor kahramanımız. Kral Arthur bu son filmden bahsediyorum galiba 2016-2017 falan o filmin tarihi. Arthur eşikten geçme sahnesi uçurumdan atlama olarak bize gösteriliyor sevgili dostlar. Yani o kadar eski dünyayı bırakıp atlıyor. O uçurumdan atlamadığı çok güzel bir metafor. Çünkü öleceğimle, kalacağımla, ne olacak başına o belirsizliği gerçekten bilmiyorsun ve atlıyorsun. Zeynep sen bugün grupta paylaşmışsın. Sen sıçra galiba ağa görünür diye. İşte evet gerçekten orada da o destek güçler seni orada karşılıyorlar sen eşinden bir kere geçtiğinde. Bir de çok tatlı bir sahne daha var. Yüzük kardeşliğinde. Prodo değil, Sam. Böyle bir çayırda yürüyorlar. Diyor ki, bir adım daha atarsam ömrümde ilk kez evimden bu kadar uzağa gitmiş olacağım. Muhteşem bir cümle. Bu cümleyi ben yazmış olmak çok isterdim. Eşikten geçiş, bu aradaki çatışmanın en en yoğun yaşandığı yerdir. Kalayım mı gideyim mi, kalayım mı gideyim mi? Burada kimlik, benlik parçalanma olayı baya hakim seviyededir. Yeniden yaratılma da burada başlar. Burada o doğum ve ölüm başlıyor sevgili dostlar. Burada şu da başlıyor. Eski kimliğin kaybı kadar masumiyetin de kaybı var burada. Çünkü sorumluluk almak ve risk almak ben mükemmelen doğru yapmalıyımları da bırakmak demek. Yani yanlış yapmaya, hatalar yapmaya, düşmeye kalkmaya... Zaten o kahramanın yolculuğunun ileriki aşamalarında çamurlara batırırlar kahramanı. Yani kahramanı ne kadar burnuna sürterlerse özellikle de kötü adam olan, düşmanı olan ona ne kadar zorlarsa kahramanımız o kadar güçlenecek. Eski kimlik yani ben masumum, ben çok bir şey de yapmak istemiyorum. Yani bu müdür niye böyle? Bu şirket neden böyle? Bu ülke neden böyle? şeklinde sorumluluk almayan benlik burada yavaş yavaş ölmeye başlıyor. Sorumluluk ve risk alan benlik parçası burada büyümeye ve gelişmeye başlıyor. Demin bahsettiğim gibi koçların, terapistlerin, kolaylaştırıcıların yardımı çok mühim. Çünkü burada seçimini netleştiremiyor kahraman. Yani acaba mı? Öyle mi yapayım, böyle mi yapayım? Şöyle mi yapayım, öyle mi olsun? Gitmek de istiyorumlarla debeleniyor. Kolaylaştırıcılar ise sen tam olarak neyi seçiyorsun? Eski dünyada kaldığında da seçimler yapıyorsun çünkü. Hiçbir seçim yapmadığını zannederken bile kahraman eski dünyada kalmanın ve eski dünyadaki düzenine evet demenin seçimini yapar. Kolaylaştırıcılar burada, sen neye evet diyorsun, neye hayır diyorsun şu an? Ve şu anda peki evetlerini nasıl değiştirmek istiyorsun, hayırlarını nasıl değiştirmek istiyorsun? Sen nasıl bir hayat yaşamak istiyorsun? Bunu netleştirmek konusunda destek olurlar. O kimliğin kaybıyla baya yaz geliyor. Yaz duygusuna da, hüzüne de biz çoğunlukla izin vermiyoruz o kadar. Yani duyguları kaldırma kapasitemiz, o korkular, kaygılar dedik değil mi? Sonra işte gelen yazlar var. Biraz sonraki aşamamızda daha büyük duygular gelecek, onu göreceğiz. O duygularla da sinir sistemi regulasyonunu da adresleyen bir yerden o duyguları işlemeye yardımcı olması lazım. Kolaylaştırcılar, eğitimler, terapistler vs. Yani kahramanın yolculuğunda çok duygu çıkar her aşamada diyoruz özetle. Peki eşikten geçtik. Eşikten geçince ne olacak? Çok mu güzel olacak? Yani ben yeni dünyaya gitmeye karar verdim. Kim tutar beni dediğinde olay bitiyor mu? Olay bitmediği gibi sevgili dostlar, iyice kötüye sarıyor diyeyim. Burada görebiliyor musunuz? Balina'nın karnı aşamamız. Vanilla'nın karnı nasıl bir şey? Karanlı, değil mi? Işık yok, ıssız, nemli nemli, böyle yapış yapış. Yani eşiden geçtiğinde kahramanı bekleyen yer bir sürü ona gelen duyguyla yüzleşme. Kahramanın yolculuğundaki belki de en önemli aşama bu aşama. Kahramanımız sonra filmlerde belki ölecek, dirilecek vs. falan ama gerçekte yolculuğun içinde ölüp doğulan yer Bu aşama. Yunus peygambere halkına peygamberlik yetmesi için Tanrı çağrıda bulunur. Reddeder. Balina onu yutar. Kırk gün orada kalır. Balina onu fırlattığında sahile. Artık o yeniden doğmuştur. Peygamberliğe hazırdır. Yine Kral Arthur filminde onu böyle karanlık, gizemli, doğaüstü ve işte çok korkunç yaratıkların olduğu ejderhamsı yaratıklar, kabuslar, ilüzyonlar, karanlık mağaralar öyle bir adaya götürürler. Gerçekten çamurlara sokarlar yani böyle çamurlarda yerlerde falan sürünür Kral Arthur ve orada güçlenir tam olarak. Bu aşamanın öncesinde bizim kahramanımızın gelişkin arketipi daha çok Trickster yani Türkçe'ye düzenbaz, oyunbaz olarak çevirdiğimiz Trickster arketipinden yayını yapar kahraman. Alaycıdır, böyle hafif çapkındır. Ondan sonra pış pış diye kayar böyle. Sorumluluk almaz. Böyle şakalar, espriler falan filan öyle takılır. Ama onu gizemli işte o adada kabuslar, ilüzyonlarla sokarsın. Ondan sonra oradan çıktığında bir olgunluk enerjisi vardır kahramanda. Söylediğim anlamlı geldi mi? O böyle ergen prens hallerinden kahramanımıza bir olgunluk gelir bu aşamanın sonunda. Peki modern dünyada bu aşama nasıl gerçekleşir? Kendimizin hani yolu ben göremiyorum. Böyle bir işe kalkıştım. Bu terfiye evet dedim. Şimdi de böyle bir grubun yöneticiliğini üstlendim. Ama gerçekten sıkışmalar geliyor, daralmalar geliyor dediğim yer. Kurumsal hayatı tam kendi işimi kurmaya geçtim. Ben yapabilecek miyim? Ne yapacağım tam olarak? Buraya gitsem olacak mı dediğim yer. Bu aşamadaki duygularla kalmak Tır buranın anahtarı. Tabii ki sinir sisteminin izin verdiği ölçüde. Ama ve lakin modern dünyada bizim burada kalmamızı istemez. Annemiz der ki, ya Gülent sen niye böylesin? Eskiden ne kadar güzel, güler yüzlü kızın. Şimdi hep surata asık der. Eşimiz der ki, ya niye böylesin? Daha güler yüzlü olmanı istiyorum der. Zaten Instagram'ı açarız. Positive vibes only'leri görürüz. Modern dünya burada kalmamızı istemez. ''Ay sen depresyona girdin, hemen çıkmalısın.'' yapar. Bunun üstüne zaten modern insanın duygusal farkındalığı, duyguları işleme becerisi de bu konuya eğilmediyse, sınırlı olduğu için o duygular zaten gerçekten de çok gelir. Burada sürekli meşguliyetle, işkoliklikle, hızlı olmakla, yani duramamakla, sosyal medyaya, alkol, başka alışkanlıklar... Yani bu aşamadan kaçmak için baya elimizden geleni yaparız. Ama tekrarlıyorum, yolculuğun en kritik aşaması budur. Çünkü kimlik değişimi ve yeniden doğum ağırlıkla burada gerçekleşir. Yine o yüzden burada da kolaylaştırıcılara, terapistlere, koçlara, yapılandırılmış eğitimlere bayağı ihtiyacımız vardır. Bu duyguları nasıl işleyeceğimizi öğrenmek, işlemek. Hangi kimliği öldürmemiz, yani kimliği bu arada toptan öldürmüyoruz, yanlış anlaşma olmasın. Karanlık taraflarını görmek, bunu kastediyoruz. Burada işlememiz lazım kimlik değişimi için. Hangi arketleri geliştirmem lazım? Burada da yine bizim mentorlara ihtiyacımız var diyorum. Peki, Balina'nın karnından çıktık. Bize ne bekliyor? Güzel şeyler mi bekliyor? Hayır! Yine değil. Bakalım ne bekliyormuş? Ne bekliyormuş sevgili arkadaşlar? Ejderhalar bekliyor. Bu aşamayı sınavlar aşaması olarak söylüyorum ben. Benim kullandığım Kahramanın Yolculuğu modelinde ve işte eğitimde de Art of Existence eğitiminde kullandığımız modelde de Balina'nın karnından çıkan kahramanı sınavlar bekler dostlar. İçinizi iyice darladın mı? Evet. Sınavlar olmadan kahramanımız gelişemiyor çünkü. Şimdi filmlerden yine örnekler. Matrix'te ne yapıyorlar? Neo'ya programlar yüklüyorlar. Ondan sonra o programda öğreniyor. Sonra Morpheus'la bir dojo sahnesi var. Orada bayağı dövüşüyor. Kendi gücüne inanmadıkça yeniliyor. Sonra bir çatıda mermilerden kaçma sahnesi var. Burada filmlerde genelde en az 3 tane bu tarz sınav olur. Ve genelde de ilkini geçemez kahraman. Daha güçlenmesi gerekir geçmesi için. Erin Brockovich'te şey kahraman değil yani öyle mitik bir film değil. Orada kadın böyle yüzlerce binlerce dosyayı yani gündüzlerini gecesine katarak inceler. Bu da sınavdır. Sınav her zaman böyle azametli, gösterişli, bize ün, şöhret vermez. Hatta modern dünyada çoğunlukla öyle değildir sınavlar. Modern dünyada Erin Brockovich'in geçirdiği sınavlar gibi sınavlardan geçeriz biz. Peki, sınavlar aşamasında önümüze engeller çıkar, meydan okumalar çıkar, challenge'lar çıkar ve biz o sayede eril arketipleri geliştiririz. Yani genelde kahramanın yolculuğunun ilk döngülerinde, daha 20'li yaşlarda döngülerde bizim düzenbaz arketipinden daha artık savaşçı kahramana geçmeyi geliştiririz. Aynı zamanda kral, kraliçe yani kendi içsel otorite arketiplerimizi geliştiririz bu aşamada. O sınavların hepsi büyütür kahramanı, dayanıklılığını arttırır. Bu eğitimi seneler önce böyle küçük atölye olarak veriyordum ben. O atölyede meslektaşım olan koçlardan birisi şey demişti, büyük sınavlar insanı kahraman yapar, küçük sınavlar da kahramancık yapar demişti. Sınavların büyüklüğüdür kahramanı büyüten. Bu arada da senaryo eğitimlerinde kitaplarında bu baya geçen bir şeydir. Denir ki kötü adam olarak biz söylüyoruz. İngilizce villain. Ne kadar güçlüyse, ne kadar iyiyse o film o kadar iyidir. Yani düşündüğünüzde de bu kahramanlık filmlerini düşünün. Ne zaman işte Joker'i olağanüstü bir oyuncu oynuyor, o inanılmaz IMDb notu yüksek bir film oluyor. Şimdi bu aslında hani filmlerden örneklerle söyleyince mantıklı geliyordur diye düşünüyorum size. Ama modern hayata biz o zorlanmaların içindeyken bize o kadar da öyle gelmiyor değil mi? Neden ben, neden ben diyoruz değil mi? İşte burada bizim bu perspektifi öğrenmemiz lazım. Karşımıza çıkan bütün o zorlanmaların bizi büyütmek için geldiği perspektif. Sınavlar aşamasında bu neden ben diyen iç çocuk ve iç ergen. O yüzden bu aşamada köpüren ve beraber halaya duran iç çocuk ve iç ergenin öfkesine, kırılganlığına, korkusuna, kaygısına ebeveynlik eden iç baba ve iç anneyi de geliştiriyoruz aynı zamanda sınavlar aşamasında. Sınavlardan geçtik. Sonra biraz düze çıktık gençler. Burada bir düze çıkma var. Bir de nefesler bir verilsin. Bu aşamada sınavlardan geçen kahramanı dişil güçle buluşma aşaması bekliyor. Sınavlardan geçerken eril taraflarını güçlendirdi, güçlendirdi kahraman. Artık iş dişil tarafıyla entegre olmasından. Bu aşamada çok önemli bir aşama. Kahraman buralarda işte filmlerde ne var? Trinity Neo'ya diyor ki, sen seçilmiş kişisin çünkü ben sana inanıyorum diyor. Öpücüğüyle Neo'yu diriltiyor. Erin Brockovich de kendi dişil gücüne sahip çıkıp devam ediyor Erin. Yani orada dışarıdan gelen bir dişil güçle entegrasyon değil. Bizim sıradan insanların hayatında olduğu gibi kendi içindeki dişil güçle buluşuyor. Kendi sezgilerine, kendi anne arketipinin gelişkinliğine destek alıyor eri. Kadınlarla yakınlık kuruyor. Onların hikayeleri üzerinden kendi gücünü ve davasının gücünü buluyor. Şimdi bu aşamadan gerek kadın olalım, gerek erkek olalım. Cinsiyet bağımsız. Kahramanın dişil tarafıyla entegre olması süreci bu. Yani içimizdeki sezgi, sevgi, şefkat, yaratıcılık gibi, kabul gibi dişil gücümüzü yanımıza alma aşaması bu. Burada, bu aşamada çeşitli problemler oluyor. Çünkü biz eril tarafımıza bayağı yatırım yapmışsak gerek kadın gerek erkek olarak. Modern dünyada çünkü bunu yapıyoruz. O zaman bizim feminen tarafımıza ait bu özelliklerimiz o kadar da gelişkin olmuyor. Bizim bunları reddetme, hatta küçümseme ve aşağılama eğilimimiz oluyor. Peki bu bizi nereye götürüyor sevgili dostlar? Bu bizi maalesef dişi tarafın karanlığına götürür. Feminen özelliklerin karanlığına götürür. Peki feminan tarafımızın karanlığı nedir? Yani sezgi dedik, şefkat dedik, kabul dedik. Bunlar ne kadar güzel aydınlık taraflar. Karanlık taraflar ne olabilir? Uyuşturucu bağımlılıkları. Yani o rahatlamayı, o gevşemeyi uyuşturucudan almak. Alkol bağımlılığıyla almak. Kendini işte brownieye, hamura düşerek almak. Dişil tarafın karanlığına düşer kahraman. Bu filmlerde de tam fatal olarak da gösterilir. Aynı zamanda Wall Street'e ne yapar? Eril tarafını iyice bombastik şişirmiş stockbrokerlar, borsa simsalları ne yaparlar? Manyakça alkol, manyakça uyuşturucu. Şimdi o yüzden ben iki aşamayı bir anlatıyorum burada. Dişil güçle buluşma aşaması. Problemli ve sıkıntılı olduğunda baştan çıkarıcılar yani dişil gücün karanlığıyla bir olarak kahramanın yolculuğunda devam eder. Yani biz dişili kabul edemediğimizde burası zıtlık birleşimi yani erinle dişilin entegrasyonu. Bunu yapamadığımızda bir sonraki aşama olan baştan çıkarıcılar yani gölgeyle boğuşma aşamasına düşeriz. Yani şu aşamaya gençler. Evet, peki şuraya tekrar geleceğim. Bu dişil güçten biz sevgi, şefkat, kabul, onay bunlar bize gelmediğinde yani kendimizdeki o parçaları geliştirmediğimizde bu aşamada sadece gölgeye mi düşeriz? Hayır, bir şey daha olur. Babayla kefalet aşaması vardır. Çok önemli bir aşama. Birazdan geleceğiz. Babayla yüzleşme aşamasında bize gerekli o içsel güç de bizde yoktur. O sevgi şefkati kendimize entegre edemediğimizde. Şimdi onu birazdan babayla kefarette tekrar söyleyeceğim. İyice otursun diye. Baştan çıkarıcıları bir tık daha anlatacağım size. Filmlerden örnek vereceğim. Matrix'te Cypher diye bir karakter var. Morpheus'un ekibini satıyor biliyorsunuz. Ajanlar da restoranda buluşuyor. Ağzında biftek çeviriyor o sanal dünyada, Matrix'teki. Diyor ki yani bunun gerçek olmadığını biliyorum ama hiç de önemli değil diyor yediğim bifteğin. Ve satıyor bütün işte Morpheus, Neo, Trinity hepsini satıyor. Hatırladık mı onu filmden? Başka bir örnek yine filmlerden Han Solo Star Wars'ta diyor ki ya siz diyor hani dünyayı, galaksiyi hatta dünyayı da değil galaksiyi kurtarma falan peşindesiniz diyor. Benim bunlarla hiç işim falan yok diyor. Ben paramı alıp giderim diyor Han Solo. Genelde bu baştan çıkarıcıları sembolize eden karakterler bir sürü zaman ana kahraman değil filmlerde. Yan karakterler. Ama bazen ana karakterin kendisi de bu baştan çıkarıcılarla baya debeleniyor. Hatta bazen filmin en başında bunu gösteriyorlar. Bir tane yine süper kahraman filmi vardı. Onu hatırlayan varsa Aykut Yılmaz mesela yazabilir. Thor'un baya göbekli olduğu hani bira içiyor Thor böyle benim hiç galaksiyi kurtarmayla işim yok falan filan şeklinde bir moda girmiş. Bazen filmi buradan başlatıyorlar. Yani oralarla yani o baştan çıkarıcılarla debeleniyor bizim kahramanımız. Sonra filmi başlatıyorlar. Erin Brockovich'te de para teklif ediyorlar ona. Diyorlar ki, işte küçük tazminat verelim, davayı bırak. Bu da yine baştan çıkarıcı. Peki bizim gündelik hayatımızdaki baştan çıkarıcılar ne? Yolun merkezinden sapma, en kritik anda yan yolların cazibesine kapılma, yani dikkatimizin dağınık olması, para, şan, şöhret, güç, seks, zevk ya da kolay yoldan rahatlık vaatleri, İyi görünümlü tuzaklar yani spor, seyahat, yemek, kitap, işkoliklik gibi aslında iyi görünebilecek ama bizi yolumuzdan alıkoyan şeyler yine baştan çıkarıcı. Yani o kahramanın dönüşüm yolculuğu ne demiştik? Bana ne, bana neden? Ben topluluğuma ne verebilirim'e gitmekti. Ve egonun ölüp yeniden doğmasıydı. Beni oradan alıkoyan her türlü şey baştan çıkarıcı. Bütün bu yolculukta biz gölgemizle çalışırız. Bu kötü adam dediğimiz yani o düşman karakter de filmlerde. O işte Ajan Smith değil mi? Matrix'te. Yüzük Kardeşliği'nde ne? Neydi adamın adı ya? Birisi yazsın. S ile başlayan. Sauron. Aykut Yılmaz yazdı ama. Sauron yani bu bütün kötü karakterler kahramanın gölgesini temsil ederler. Aynı zamanda bu uyuşturucu bağımlılığı ya da yani parayı önceliklendirmek, güç, şöhret, itibarı önceliklendirmek bunlar da aynı zamanda kahramanın gölgesidir. O yüzden bu aşama yine bayağı kahramanın gölgesiyle debelendiği bir süreçtir. Sondan bir önceki aşamamıza geldik gençler. Hesaplaşma ve dönüşüm. Bu sahneyi tanıdık mı? Star Wars'ta Luke Skywalker, Darth Vader'le Işın Kılıcı'nı tokuşturuyordu. Kral Arthur, filminde Arthur, zalim amcası Bortigien'le yüzleşip onu öldürür. Kral olarak kendi otoritesine sahiplenir. Matrix'in Reloaded filminde Neo, The Architect'le karşılaşır. Yani bütün sistemin kurucusu, sistemin mimarıyla tanışır. Architect de bir baba figürüdür, tıpkı Vortigaunt gibi. Neo'ya kaderi, seçimleri, sistemin işleyişi anlatılır. Ve Neo, Architect'in otoritesine boyun eğmek yerine kendi yolunu seçer. Star Wars'ta da Luke, Darth Vader'le dövüşür. İmparatorun önünde öfkeyle babasını yere serer. Işın kılıcını boynuna dayar. Ama son anda öldürmez onu. Der ki ben asla karanlık tarafa geçmeyeceğim. Şimdi bu aşama da çok önemli bir aşama. Diyeceksiniz ki her aşama için bunu söyledim neredeyse. Ama gerçekten bu çok önemli. Bu aşamada kahramanımız dışsal otoriteyi öldürüyor sevgili arkadaşlar. Yani kahraman dışarıya yansıtığı otorite figürünü. Esas olarak da baba figürünü öldürüyor. Bu aşamanın adı genellikle babayla kefaret, atonment with father olarak geçiyor. Dışarıya yansıtılan beklentilerin düşmesi haliyle de özgürleşme demek bu süreç. Yani bu aşamada kahraman artık benim müdürüm şunu yapmıyor, benim kocam bunu yapmıyor, ülkenin başındaki adam şunu yapmıyor, galaksilerin efendisi bunu yapmıyor. tut diye neyi bırakıyor? Diyor ki ben kendi gücümle neyi seçiyorum? Ben kendi gücümle kendime ve topluluğuma neyi vermeyi seçiyorum? Bu aşama o dışarıya yöneltilen her türlü projeksiyonun, yansıtmanın böyle aşağıya çökmesi, bitmesi ve doğal olarak da özgürleşme demek. İçimizdeki baba, içimizdeki kral, kraliçe de bu aynı ailenin figürleri. Bu figürler zaten beraber gelişiyorlar. İçimizdeki baba olarak devam edeyim ben. İçimizdeki baba figürü ne kadar gelişirse dışsal otorite figürleriyle olan dertlerimiz o kadar sona erer. Bize istediklerimizi vermesi için kocamızdan, müdürümüzden, şirketten, galaksiden beklentimiz olmaz. İçimizdeki ideal baba istediklerimizi belirler, bunlar için planlar yapar. Planları gerçekleştirmek için bizi disipline eder. Ama bunu yaparken disiplinle oyun, yaratıcılık, dinlenme, eğlenme gibi ihtiyaçları da, arasındaki dengeyi de oluşturur. Ona göre sınırları çizer ve içimizdeki çocuk ve ergenin ihtiyaçlarını karşılar. Şeytan Prada giyer. Evet, aynen. O da çok güzel bir örnek. Patronun arabasından iniyor ve ne yapmaya karar veriyor? Kendisi zaten yazarlık yapmak istiyordu. Artık o yolu yürümeye karar veriyor. Ama iyi ki o deneyimi de geçirdi, değil mi? Orada çok zorlandı. Bir sürü sınavdan geçti. O sayede de artık o gücüyle kendi istediklerini yapacak. Geldik mi son aşamaya? Bakalım bu sahneyi hatırlayanlar var mı? Yaşı herhalde bana yakın olanlar bunu hatırlarlar diye düşünüyorum. Son aşamamız. Aydınlanma, şölen. Hatırladınız mı bu sahneyi? Asterix'in her bölümü, benim erkek kardeşim her sayısını alırdı. Her bölüm bununla biterdi. Şölen, kutlama ve topluluk olarak kutlama. Şimdi bu aşamada iksir alın, yani o iksire kavuşmuş kahramanımız artık. onu toplulukla paylaşıyor ve bu bir kutlama olarak yaşanıyor. İlk Star Wars'ta da çok baya bir şölen sahnesi vardı. Bir sürü işte Star Wars karakteri, o tüylü karakterler falan filan dans ederler falan. Ölmüş olan karakterler de gelir. Onlar da ruhlarıyla katılırlar o şölene. Şimdi burada birkaç kelam edeceğim. Esas kahraman topluluğunun sorumluluğunu alır ve iksiri topluluğa getirir. Teklikten birliğe gitme demiştik. Burada bütün o kazandığı yeni öğrenimleri, yeni bilgileri, yeni iş yapma şekillerini Şeytan Prodagiyer filminde mesela kendisi artık yazar olup yazılarıyla paylaşmaya karar veriyor. Bu da olabilir. Bunu artık eski topluluğa getirir. Bütün öğrendiklerini, yeni kimliğini. Yani modern dünyada kahraman der ki, ben bütün bu zorluklardan geçtim. İçimdeki babayı geliştirdim. Ben şimdi bunu anlatmak için eğitim açıyorum, der. Bunu anlatmak için roman yazıyorum, der. Buradan edindiğim şeylerle ekibime böyle bir yönetici olacağım artık, der kahraman. Bu olayın kendisi zaten bir kutlamadır bu arada. O verme eyleminin kendisi bir kutlama barındırır. Ama aynı zamanda kişi böyle önemli bir yolculuğun döngüsünü kapatıyorsa, bunu netleştirmesi de çok önemlidir. Yani bu döngüyü kapatırken vedalaşma... Ya ben eskiden öfkemi kontrol etmekle, bastırmakla övünen bir insandım. Bu arada bu gerçeğe kendimle ilgili bir hikaye. Artık öyle bir insan değilim. Öfkesini hissedebilen, öfkesine saygı duyan, öfkesiyle barışık bir insanım. Bu döngü de eski kimliğin buydu, yeni kimliğin bu olduğu kişinin kendisine söylemesi gerekir ki yeni kimlik güzelce otursun. O yüzden mentorların rolü yine önemlidir. Çünkü insanlar 10 sene önceki insanmış gibi bir şeyler söyleme eğilimleri oluyorlar. Hani diyorlar ki ya ben de aslında işte hiç de dişiliğini de o kadar geliştirmiş bir insanda değilim yani diyorlar. Halbuki orada aldıkları bir sürü yol var. O yolu kişinin kendisinin de görmesi için tefekkür pratikleri lazım. Neyi kendime kattım? Yeni seçimler ne yaptım? Hangi başarıları elde edeydim? Nerelerde ne kadar yolum var? Hem kişinin tepekkür pratikleri önemli hem de aynı zamanda burada da mentorların bize sağladığı, kendi aldığımız yolu görmede çok güzel faydaları oluyor. Bu farkındalıklar, yani bu şişi tarafları törpüledim, bunları geliştirdim, tüm bunlar netleştiğinde bir sonraki döngüye biz çok daha hazırlıklı başlarız. Zira bu döngü hayatta bir kere yaptığımız bir döngü değildir. Biz bu döngüyü bazen daha büyük ölçüde yaşarız, bazen daha küçük küçük ölçülerde yaşarız. Bir projeye başlarız, o projenin içerisinde de küçük bir kahramanın yolculuğu döngüsü yaşarız. Ama kariyer değişikliği, önemli terfiler, yurt dışına taşınmak, yeni bir kariyer, yeni bir meslek inşa etmek oralarda büyük bir kahramanın yolculuğu döngüsü yaşarız. Ama burada söylemek istediğim şey bu döngülerin tekrarlandığı. Yani insanın tekrar tekrar ölmesi ve tekrar tekrar doğması. soru cevap yapalım. Bir tane kahraman ve kahramancık sorusu gelmiş. Kendimize küçük dönüşümler seçme eğiliminde olduğumuzda kendimize daha kolay yapabileceğimiz sınavlar yani önünü de gördüğümüz böyle hani belirsizliğin bayağı düşük olduğu kesin yaparım zaten bunu dediğimiz sınavlar seçme eğiliminde olduğumuzda o zaman işte küçük sınavlar bizi kahramancık olmaya götürüyor. Yani orada bahsettiğim o kahraman arketipini de baba arketipini de dişil güçle entegre olmayı da sınırlı gerçekleştirebiliyoruz. Daha güçlü dönüşümler seçtiğimizde de o içsel parçalarımız çok daha güçlü oluyor. Ve o bizi büyük bir kahraman yapmaya, aynı zamanda işte baba arketipi, afrodit arketipi gibi dişil arketilerimizi de çok daha fazla geliştirmeye götürüyor. Sonra döngüler tekrarladıkça hafifliyor mu süreç? Şimdi bunun bir hafifleyen tarafı var. Hafifleyen tarafı da şu. Bu bahsettiğim içsel parçalar Geliştiği zaman insanın olaylara bakış şekli de değişiyor. Olayları algılama şekli de değişiyor. O nedenle süreç hafifliyor. Yani benim önüme çıkan bu olay, buradan ne öğrenmem gerekiyor? Buradan neyi geliştirmem gerekiyor? Gibi bir bakış açısı giderek içselleşiyor insanın içinde. O açıdan süreç kolaylaşıyor. Peki süreç ne açıdan hafifleme ağırlaşıyor olabilir? Bunlar ruhun çağrısı bir yandan da. Ve ruhun seni işte filmlerdeki gibi çok büyük sınavlara iteliyor olabiliyor. Diyor ki hani bunu da yaparız, bu tarafımızı da geliştiririz, bu büyük meydan okumalar, bu challenge'lara da gireriz diyor. O açıdan da süreçler Giderek hafifliyor bu açıdan değil, bu açıdan ağırlaşıyor şeklinde. Konflikli bir cevabımla bilmiyorum sorunuzu cevaplayabildim mi? Şimdi insanın birçok böyle ilkel içgüdüleri var. İşte yemek bulamadığında birisini öldürüp yemeğini alabilirsin mesela. Bir tık yukarı çıkalım. Bir şeyleri böyle başarma, tatmin olma arzuları var. Daha da yukarı çıktığımızda şunu biliyoruz. İnsanın, mesela şu anda herkesin bilgisayarı var, değil mi? Herkesin rahat oturacağı güvenlikli bir evi var ki bağlanabiliyoruz böyle bir eğitime. Peki bu temel ihtiyaçlarımızı karşılamak bize çok süper, fantastik hissettiriyor mu? Hissettirmiyor. İnsanın içine birilerine bir şeyler verme, faydalı olma arzusu da konmuş. Yani bunu biraz piramide ilerleme olarak da bakabiliriz. Ama piramidin zaten ilerisindeyiz. Yani onu da görmeye ihtiyacımız var. Yani aslında dünyada istediği zaman yemeğe ulaşan, güvenlikli bir evde oturan, evinde ısıtma sorunu olmayan, işte çocukları okula gidebilen insan yüzdesi de sınırlı. Ve bunların hepsi var ya, yani biz aslında piramidin yukarısındayız. Oralarda da işte Hani ben bu dünyada ne yapmaya bu dünyaya geldim gibi sorular geliyor işte o piramidin yukarılarında. Ne yapacağım ben? Anlam arayışı başlıyor. Bu yolculuk da bunları anlatıyor aslında. Şimdi bunun için bir takım yöntemleri izlemek lazım. Yani şimdi bir kolaylaştırıcıyla çalışmak da bunun içerisinde var. Çünkü o sana mesela şöyle teknikler uygular. İşte der ki, hadi şimdi şeyi konuşturalım. O fırsatı, isteyen parçanı konuşturalım. Hadi istemeyeni konuşturalım. Bunların arasında diyalog olarak ne görüyorsun? Bu parçan acaba içindeki çocuk mu? Bu acaba hangi parçan? gibi buralara böyle farkındalık koya koya Sen orada hangi parçandan oraya çekiliyorsun, hangi parçandan çekilmiyorsun, bunun ihtiyacı ne, bunun ihtiyacı ne, bunun duygusu ne, onun duygusu ne, onları anladıkça dışarıdan, o gözlemci konumundan, heee dersin. Ve orada nötr bir yerden bir seçim yapman söz konusu olur. Bu mekanizmaları biz Art of Existence bireysel eğitiminde bayağı çalıştırıyoruz. Oralarda da çalışabilirsin o eğitime gelerek. Sonrasında ne oluyor? Yani bu tarz eğitim, bu tarz kolaylaştırıcılarla çalıştıktan sonra sen birçok şeyini sen kendin de çalışabiliyorsun. Ben ne yapıyorum mesela? İşte sabah sayfalarını yazarken aklıma gelen her şeyi yazıyorum. Sonra bakıyorum bu ne yazmış? İçimdeki çocuk yine isyanlara girmiş. Aaa diyorum içimdeki çocuğu baya ikmal ediyormuşum. Onun ihtiyacı neymiş? Onu görüyorum. Mesela sabah sayfaları kullandığım şeylerden bir tanesi. Zaman zaman kağıdı ikiye bölerim. İsteyen, istemeyen olarak onları yazarım. Uykuya yatarken bunu görmek için dua ederek yatarım. Ve çok güçlü sembollerle anlarım yani neyi nasıl yapmam gerektiğini. Ankara'ya taşınmadan önce de içim o kadar karışıktı ki. Yani Allah'ım ben ne yapıyorum? Herkes İstanbul'dayken ben buraya geliyorum olmuştum. Ve öyle bir rüya gördüm ki. Bana anlamlı bu arada. Çünkü sembolik düzeyde çalışan. İşte ağ insanını görüyorum. O ağ insanının içimdeki hangi parçayı sembolize ettiğini biliyorum ben ama. Çünkü daha önce çalıştım ben o tarafı. O yüzden bayağı anladım Ankara'ya taşınmam gerektiğini. Şimdi babayla yüzleşme kavramı biyolojik babamız yani biyolojik anababamızla ilgili bir konu değil. Babamızla ama küskünlüğümüz vesairemiz, kırgınlığımız vesaire varsa bu süreç içerisinde o da adreslenir, o da çözüme gider. Ama burada adreslenen şey dış dünyadaki babamız değil. Babayla yüzleşme bizim dışarıya yansıttığımız Yani işte bu kişi bana bunu verirse ben mutlu olurum. Bu kişinin bana bunu vermesi lazım. Bana haksızlık yapılıyor gibi dış dünyadaki insanlardan bir takım şeyler bekleriz biz. Fakat yetişkin bir insanın başka insanlardan ve başka sistemlerden bir şeyler bekleyen parçası içindeki çocuk, içindeki ergen parçalardır. Babayla yüzleşme şu demektir. Dış dünyadaki beklentilerini O otorite bana bunu verirse olur, o vermezse de benim hayatım mutsuz olur. Fikrini bırakıp kendi içsel babamı, kendi içsel otorite figürümü nasıl geliştireceğim? Ben kendimden bir örnek vereyim. Daha netleşsin konu. Kurumsal hayattaki son işimde ben bütün bu anlattığım süreci ziyadesiyle yaşadım. O kurumsal hayattaki aynı işi yapmak da artık zevk vermiyordu, tatmin vermiyordu. Ve söylenme ve şikayet babında da bizim bir üst düzey yöneticimiz vardı. Bütün arkadaşlar olarak biz bayağı onu konuşuyorduk. İşte şunu da şöyle yapıyor, işte şu kişilere bunu yapıyor, bize bunu yapmıyor falan diye. Bayağı o kişiyi konuşuyorduk. O kişinin adı da ne olsun? O kişinin adı Ahmet olsun. Ha bir de o Ahmet Bey'i konuşuyorduk. İşte şunu yapmıyor, bunu yapmıyor falan diye. Sonra ben bir noktada içimdeki o daralmalar o kadar büyüdü ki, 40 yaşındayım dedim ki ben 50 yaşında da bu hayatı yaşayamayacağım. Böyle bir karar anı. Sonra da şeyi duydum, koşuk eğitimlerinde insanların neyi yapmak istediklerine, hayatlarına nasıl bir yön çizmeleri gerektiğiyle ilgili bayağı böyle bir içgörü edindiklerine. öğrendim. Öyle bir eğitime kaydoldum. Eğitimin yarısında ben koç ve eğitmen olabileceğimi, olmak istediğimi, kumaşımın ona uygun olduğunu vs. anladım. O noktada hemen koçluk almayı düşünebileceğim birisi vardı. Onu aradım. Ondan koçluk almaya başladım. Sene 2013. Ve seanslarım içinde bir yerden o Ahmet Bey'in bana istediklerimi vermeyeceğini, çünkü onun kendisi gibi bir insan olduğunu ve kimsenin benim istediklerimi benim istediğim şekilde verme gibi bir durumunun da olmadığını anladım. Ve dedim ki ben bu mesleği yapacağım, hayatımı buna göre nasıl düzenleyeceğim, hangi eğitimleri alacağım vs. Onların kararlarını aldım. Onların planlarını, programlarını yapmaya başladım. Ve şöyle bir şey oldu. İşte babayla yüzleşme noktası şu. İnsanlar konuşuyorlar yine Ahmet Bey'i. Ben duyamıyorum bile o konuşmaları. O kadar kopuyorum ki. Yani çünkü artık o konuyla benim alakam yok ya. Duyamıyorum. Arkadaşlardan bir tanesi şunu dedi. Ya dedi sen artık hiçbir alakan yok bu. Biz Ahmet'i konuşuyoruz. Sen baya kopup gidiyorsun. Rol mu yapıyorsun? Ne yapıyorsun? Sana ne oldu? İşte o, Ahmet'i benim öldürdüğüm ve kendi içsel babamın direkt gücü eline aldığı nokta. Bu örnekte daha netleşti mi acaba babayla kefalet? Buradaki Ahmet Bey'i de sevgi ve saygıyla anıyorum. Zira o da benim hayatımdaki önemli aktörlerden biri oldu. Ve benim hayatımın işte dönüm noktasındaki aktörlerden biri. Hayatımın yönü değişti bu şekilde. Kahramanlar hislerine güvenmeli midir? Şimdi kahramanın hisleri türlü türlüdür ve çatışmalıdır. Birbiriyle çelişen hisleri vardır. O yüzden güvenmek değil, oradaki hisleri dışarıdan, gözlemci konumundan görebilmek, anlayabilmek, o hislerin, o duyguların işaret ettiği yerleri adresleyebilmek gerekir. diyerek sorunuza cevap vereyim efendim. Benim çağrım da şu. Şimdi bu tarz döngüler uzun uzun anlattığım üzere çokça duygu barındırıyor. Ölümler ve doğumlar barındırıyor. Kahramanın yolculuğu gibi ya da eril arketipler dedim, dişil arketer dedim. Bu modelleri biz Art of Existence eğitim programının koşluk modülünde ele alıyoruz. Onun öncesindeki temel modülde o duygular, sinir sistemi regulasyonu, iletişim patenleri gibi konuları çalışıyoruz. İçsel parçalara bir giriş yapıyoruz. İçimizde çocuk ne zaman coşuyor, ergen ne zaman coşuyor, onları inceliyoruz. Derinleşmede daha da derinleştiriyoruz bu içsel parçalar, duygu-düşünce bağlantılarını. Koçlukta geliyoruz hayatın çağrısına, ruhun çağrısına, gelişimin nasıl olması gerektiği konularına ve paylaşımını da yani topluluğa vermenin de nasıl hizmet ettiğini, nasıl hizmet etmediğini de oralarda inceliyoruz. Bayağı yapılandırılmış program ilginizi çekiyorsa Kasım sonunda bu senenin temel modülü başlıyor. Onu değerlendirebilirsiniz. Bu arada hayatınızda bu döngünün baya kritik noktalarında olduğunuzu hissediyorsanız da, bugün burada Çiğdem ve Dicle var. Art of Existence eğitmenleri ve mentorlarından. Onlarla çalışmak da belki güzel bir fırsat olabilir. Bu çağrımla da bitiriyorum eğitime. Bunun devamları olacak seminerlerin. Kadın Kahraman'ın yolculuğu modeline bakacağız. Baba ve Afrodit dinamiğine bakacağız seminerlerde. Hem onları kaçırmazsınız, hem de biz bayağı kıymetli içerikler paylaşıyoruz. Bu modelleri anlattığımız ve sizi çok böyle tatlı tefekkür soruları ile baş başa bıraktığımız, onlardan da faydalanırsınız. İnşallah onlarda evet keyifli olur diyorum. Ekim'de öyle iki tane seminerimiz olacak şimdiden planladığımız. Çok çok öpüyorum sizi. İyi ki geldiniz. Zamanınızı ayırdınız. Enerjinizi ayırdınız. Çok teşekkür ederiz. Kendinize iyi bakınız efendim.
More from Gulen

Mine Adıyaman 🖼️. #lifestyle #aesthetichome #artofexistence #regulasyon #icimdekicocuk

Babayaga. #lifestyle #aesthetichome #artofexistence #regulation #regulasyon #icimdekicocuk








